top of page

Duygular Ne İşe Yarar?
Duyguların Önemi Nedir?

Korku, kaygı, üzüntü, öfke gibi duyguların hizmet ettiği birincil işlev, bizi önemli dış veya iç olaylara veya durumlara karşı uyarmak ve bunlara yönelik olarak harekete geçmemiz için bizi motive etmektir. Olumlu ya da olumsuz tüm duygular, rahatsız edici ya da nahoş olarak gördüklerimiz de dahil olmak üzere, özünde önemli ve gereklidir. Duygularımız aslında bize dair, bize bir şeyler anlatmaktadır.

Duygularımız olmasaydı hayatımızı yönlendirmemiz ve kendimizi korumamız çok zor olurdu. Korku olmadan tehlikeyi nasıl fark ederdik? Öfke olmadan kendimizi nasıl savunurduk? “Olumsuz” ya da “zorlayıcı” olarak adlandırdığımız duygular bile aslında içinde bulunduğumuz durumla ilgili önemli bilgiler taşır ve bizi harekete geçmeye motive eder. Duygular, güvenliğimizi sağlamak ve hedeflerimize ilerlemek için temel birer rehberdir:
Korku, bedenimizin alarm sistemidir. Olası bir tehlikeyi fark etmemizi ve hızlıca korunmaya geçmemizi sağlar. Örneğin, karşıdan hızla gelen bir arabayı fark ettiğinizde ortaya çıkan korku, bedeninizi kaçmaya hazırlar ve düşünmeden harekete geçmenize yardımcı olur. Bu rahatsız edici duygu, hayatta kalmamız açısından son derece işlevseldir.
Üzüntü, bizim için önemli olan bir kayıp ya da hayal kırıklığından sonra doğal olarak ortaya çıkar. Sevilen birinin kaybı, bir ayrılık ya da istenen bir hedefe ulaşılamaması üzüntüyü tetikleyebilir. Üzüntü, durup yaşananları anlamlandırma ve yas tutma ihtiyacına işaret eder. Aynı zamanda çevremize desteğe ihtiyaç duyduğumuzu da gösterir ve başkalarının bize yaklaşmasını kolaylaştırır.
Kaygı, geleceğe hazırlanmamıza yardımcı olan bir duygudur. Olası risklere dikkat çekerek bizi önlem almaya yönlendirir. Örneğin önemli bir sunum öncesi hissedilen kaygı, hazırlık yapmamızı ve daha dikkatli olmamızı sağlar. Kaygı tamamen yok olsaydı, önemli sorumlulukları ciddiye almakta zorlanabilirdik.
Öfke, sınırlarımızın ihlal edildiğini ya da bir haksızlığa uğradığımızı fark etmemizi sağlar. Bu duygu, kendimizi savunmamız ve duruma müdahale etmemiz için enerji verir. Öfkenin kendisi değil, öfkeyle verilen yıkıcı tepkiler sorunludur. Öfkeyi fark etmek, bireyin ihtiyaçlarını ve sınırlarını koruması açısından önemlidir.
Suçluluk ve utanç, bir standarttan saptığımızda ortaya çıkar. Suçluluk, toplumsal beklentilere uymadığımızda hissedilir ve hatayı telafi etmeye yönlendirir. Utanç ise kişinin kendini yetersiz ya da değersiz hissetmesiyle ilişkilidir ve genellikle geri çekilmeye yol açar. Her iki duygu da uygun bağlamda, davranışları düzenleyici ve öğretici bir işlev görebilir. Ancak özellikle istismar yaşamış kişilerde utanç, koruyucu işlevini yitirdikten sonra da devam edebilir ve bu noktada ele alınması gerekir.
Olumlu duygular (mutluluk, heyecan, gurur gibi) ise yaşamda neyin bizim için değerli olduğunu gösterir ve yönümüzü bulmamıza yardımcı olur. Bazen insanlar bu duyguları yaşamaktan kaçınabilir; hayal kırıklığı yaşamaktan korkabilir ya da eskisi kadar keyif alamadıkları için olumlu deneyimlerden uzak durabilirler. Oysa olumlu duygular olmadan yaşamda hangi yöne gitmek istediğimizi anlamamız mümkün değildir.
Sonuç olarak, hem olumlu hem de olumsuz tüm duyguların bir işlevi vardır. Psikolojik iyilik hali için amaç, duyguları bastırmak değil; onların verdiği mesajları fark edebilmek ve duygularla daha esnek ve dengeli bir ilişki kurabilmektir. Fakat duygularımız her zaman bizi doğru yöne motive etmeyebilir. Ancak bu durumlarda dahi bize bir şeyler anlatabilirler.

 

Örneğin, çocukluğunda ailesi tarafından şiddete maruz kalan bir yetişkini düşünelim. Bu kişiye babasının onu bir şeylere zorlamak için sesini yükselterek konuştuğunu varsayalım. Bu yetişkinin günümüzde artık birisi ona sesini yükselttiği zaman (örneğin iş yerinde bir üstü onun üzerinde üstünlük kurmak için) diğer insanlara kıyasla daha fazla kaygı hissetmesi geçmişteki olumsuz yaşantısından dolayı normaldir. Bu durumda aslında kişinin beyni o an iş yerindeki kişiye değil geçmişte yaşadıklarına kaygı ile reaksiyon vermektedir. Örneğin çocukluğunda bu kişiye babası yapmak istemediği bir işi yaptırmak istediğinde sesini yükselterek bu işi emrettiğini düşünelim. Çocuk yapmak istememekte direttiğinde ise fiziksel şiddete maruz kalmış olsun. Bu çocuk bu durumdan yetişkinliğe taşıyacağı hayata dair genel bir öğrenme edinir. O da şudur: “Eğer sesini yükselten birisinin sözünü dinlemezsem sonunda fiziksel şiddete maruz kalırım, birisi sesini yükselterek benden bir şey isterse onu yapmalıyım”. Dolayısıyla beynimiz de zamanında bunu bir genel kabul gibi öğrendiği için bizi kaygıya sevk etmektedir ki kendimizi sonrasında gelecek olan fiziksel şiddetten koruyabilelim. Aslında o çaresiz ve kaçacak başka bir alternatifi olmayan çocuğu korumayı başarmış olan beynimiz, o zaman faydalandığı ve çalıştığını gördüğü “sesini yükselten birisinin sözünü dinlemezsem sonunda fiziksel şiddete maruz kalırım” öğrenimini bizi koruyabilmek için kullanmaya devam etmektedir. Çünkü küçüklükte sürekli maruz kalınan bu tür olumsuz yaşantılar bizde yerleşik öğrenmelere neden olur. Yetişkinin yapması gereken şey, artık çaresiz olmayan ve farklı alternatifleri olan o çocuğa bunu öğretmesidir. Yani artık sesini yükselten birisinin sözünü dinlemediğinde, onun karşısında kendi hakkını savunduğunda fiziksel şiddete maruz kalmayacağı öğretisini kendisine öğretmesidir. Ve hatta bu konudan özellikle muzdarip olduğu için yaşadıklarından diğer insanlara göre ekstra cesaret devşirebilir, yani çocukluğundaki yaşantısı onu diğer insanlardan daha cesaretli bir insan yapabilir.

Özetle, duygular evrimsel olarak bireyi içsel ve çevresel uyaranlara karşı uyaran, anlamlandırma ve uyum sağlamayı kolaylaştıran işlevsel sinyallerdir. Korku, kaygı, üzüntü, öfke, suçluluk, utanç ve olumlu duygular; her biri kendi bağlamında bireyin güvenliğini, ilişkilerini, hedeflerini ve değerlerini korumaya ya da yeniden düzenlemeye hizmet eder. Ancak özellikle erken dönem travmatik yaşantılar sonucunda gelişen yerleşik duygusal tepkiler, güncel bağlamdan koparak geçmişte öğrenilmiş tehdit algılarına dayalı biçimde otomatik olarak devreye girebilir ve işlevselliğini yitirebilir. Bu durumda duygular “yanlış” olmaktan ziyade, artık geçerliliğini kaybetmiş öğrenmelerin taşıyıcısı hâline gelir. Klinik açıdan temel hedef, duyguları bastırmak ya da ortadan kaldırmak değil; onların hangi bağlamda, hangi öğrenmelere dayanarak ortaya çıktığını fark etmek, güncel gerçeklikle ne ölçüde örtüştüğünü değerlendirmek ve bireyin mevcut kaynakları doğrultusunda daha esnek, işlevsel ve kendini güçlendiren yeni duygusal ve bilişsel yanıtlar geliştirmesini desteklemektir.

İLETİŞİM BİLGİLERİ

Telefonla Randevu:

+90 545 714 71 77

Mail ile Randevu:

noumenon-psikoloji@outlook.com

Kısa Süreli Ön Görüşme: Ücretsiz

RANDEVU AL

Address: 500 Terry Francine St. SF, CA 94158

Tel: 123-456-7890

You can also contact us by using this form:

JOIN THE MAILING LIST

© 2035 by Site Name. Powered and secured by Wix

bottom of page